ASILIKAL-AN
- seren ilkdogan
- Jan 12
- 3 min read
Seren Pehlivanoğlu İlkdoğan
PhD (ca), Psikoterapist / Dışavurumcu Sanat Terapisti
Arapça ʿaraf / aʿrāf kökünden gelen araf, yüksek yer, sınır çizgisi ve iki mekânın arası anlamlarını taşır. Türk Dil Kurumu kelimeyi “cennetle cehennem arasındaki yer” ve “eşik hâli” olarak tanımlar. Benim göçmenlik deneyimimde ise araf, coğrafi bir konumdan çok, ruhsal, bedensel ve kimliksel bir iklimi ifade eder; insanı askıda bırakan, köklerin havada kaldığı bir ara mekânda var olma hâlidir.
Bu aradalık hâli çoğu zaman göç gerçekleştiğinde değil, ihtimalin tohumu ekildiği anda başlar. Psikoloji literatürü göçü; göç öncesi, geçiş ve yerleşme sonrası olmak üzere üç evrede inceler. Göç niyetinin doğmasıyla birlikte günlük yaşamın ritmi, alışkanlıkların güveni ve aidiyet hissi çatlaklar verir. Salman Akhtar (1999), göçmenin aradalığının çoğu zaman hareket daha başlamadan içsel bir sarsıntıyla ortaya çıktığını söyler. Ev, henüz terk edilmeden tekinsizleşir; tanıdık olan yabancılaşır.
Göç öncesi dönemde kişi kendi içsel mekânında bir yerinden edilme deneyimi yaşar. Watkins ve Shulman (2008), bunu “hayali yerinden edilme” — henüz fiziksel olmayan ancak duygusal ve zihinsel düzlemde başlayan bir içsel göç — olarak tanımlar. Bu kayma yalnızca duygulanımsal değildir; kişinin mekân ve zaman algısında da bir çözülmeye işaret eder. Çünkü mekân, hafızanın ve kimliğin taşıyıcısıdır. Gaston Bachelard’ın (1957) mekânı bir “içsel kabuk” olarak tanımlaması, mekânın yalnızca fiziksel bir yer değil, geçmişi, duyusal izleri ve kişisel zamanı saklayan bir bellek alanı olduğunu vurgular. Göçle birlikte bu kabuk çatlar ve zaman yoğunlaşır, yavaşlar ya da hızlanır. Göç, bu nedenle hem mekânın hem zamanın bütünlüğünü askıya alan bir eşiğe dönüşür.
“Bir yerden diğerine geçişte, insan kendini ne oraya ait ne buraya ait hisseder; zamanın içinde asılı kalan anlardır bunlar.”
— Kayıp Zamanların İzinde, Marcel Proust
Geçmiş, şimdi ve geleceğin belirsizliği sisli gecenin çalkantısında yoğunlaşır. Mor gecenin yıldızlı rüyasına gözlerini yumar insan; bedenini rüyanın tekinsiz geçidine kararsız bir kararlılıkla bırakır. Gözlerini yeniden açacağı ana dek şu sorular usulca yankılanır: Ben kimim? Nereye aidim? Neleri bırakıyorum, neleri alıyorum? Bu yolculuğun sonunda aynı ben olarak mı kalacağım?
Bu yankılar, göçün yarattığı liminal doğanın içsel sesleridir. Antropolog Victor Turner’ın (1969) belirttiği gibi liminalite, “ne artık orada ne henüz burada olma” hâlidir. Göç, kimliğin yapı taşlarını oluşturan kültür, dil, topluluk hissi ve geleceğe dair tasavvurların yerinden oynamasıyla bir araf kimliği yaratır denilebilir. Bu kimlik ne tamamen eskiye ne de bütünüyle yeniye aittir; bir eşikte salınır.
Göç aynı zamanda adı konmamış bir yas süreci barındırır. Papadopoulos’un (2002) belirttiği gibi bu yas çoğu zaman “ön-yas” şeklinde başlar; kişi hâlâ evindeyken bile kaybın ağırlığı iç dünyasına sızar. Bu yas çoğu zaman görünmezdir; göçmen, kendi karmaşıklığının muğlaklığında yalnız kalabilir. Francis Weller’ın (2015) yasın doğasına dair çizdiği çerçeve, göçmenin yaşadığı kayıpların bireysel, kültürel ve kuşaklararası boyutlarını anlamak için güçlü bir metafor sunar. Sevilen yerlerin kaybı, yarım kalmışlıklar, toplumsal kırılmalar ve atalara ait acıların yeniden yüzeye çıkması göçmenin geçtiği eşiklerdir.
Bu eşikler yalnızca acı değil, aynı zamanda dönüşüm potansiyeli de taşır. Çünkü insan doğuştan itibaren çevresine yanıt verme, yaşadıklarını biçimlendirme ve dağınık olanı bir düzene dönüştürme eğilimine sahiptir. Donald W. Winnicott’ın (1971) “geçiş alanı” kavramı, içsel dünya ile dış gerçeklik arasında kurulan bu yaratıcı alana işaret eder. Oyun ve Gerçeklik adlı eserinde Winnicott (1971), oyunun insanın kendiliğinden ve otantik olana açıldığı ilk estetik eylem olduğunu vurgular. Yaratıcılık bir yetenek değil, insanın canlılık hissini mümkün kılan doğuştan gelen bir kapasitedir.
Göçmenin arafı da bu yaratıcı kapasite sayesinde taşınabilir ve dönüştürülebilir bir alana dönüşür. Yaratıcılık, eşiklerdeki kaosu biçime dönüştürür; deneyimi tutan bir konteyner, anlamlandıran bir zemine dönüşür.
Bu bağlamda Cezayir kökenli Fransız-İngiliz sanatçı Zineb Sedira, göç, diaspora, hafıza ve kimlik üzerine çalışan üretimiyle güçlü bir örnektir. 2022 Venedik Bienali’ndeki Dreams Have No Titles yerleştirmesinde Sedira, sinema setlerini, arşiv görüntülerini ve yeniden canlandırmaları bir araya getirerek hem kişisel hem kolektif hafızanın parçalarını bir liminal mekâna dönüştürür. İzleyici, hem geçmişin hem şimdinin, hem burada hem başka bir yerde olmanın gerilimini bedensel olarak deneyimler. Bu mekâna adım attığım anda kendimi hem filmin önünde hem de arkasında, hem izleyici hem de oyuncu olarak var olurken buldum. Bedenim, sahnenin iki ucunda aynı anda yer alıyormuş gibi bir eşik deneyimine açıldı. Mekân, göçün yarattığı zaman–mekân yarılmasını neredeyse dokunulabilir kılıyor; “eve dönüş”ün neden daima eksik, daima imkânsıza yakın bir his bıraktığını derinlemesine duyumsatıyordu.
Araf, yalnızca kaybın mekânı değildir; aynı zamanda yaratıcı biçimlendirme, yeniden canlandırma ve estetik ifade yoluyla yeni ihtimallerin aidiyet dokusunun örülebileceği bir başlangıç noktasıdır.
Kaynakça
Akhtar, S. (1999). Göç ve kimlik: Çalkantı, tedavi ve dönüşüm. Jason Aronson. Bachelard, G. (1957). Mekânın poetikası. Presses Universitaires de France. Papadopoulos, R. (2002). Mülteciler için terapötik bakım: Ev gibi bir yer yoktur. Karnac. Turner, V. (1969). Ritüel süreç: Yapı ve anti-yapı. Aldine. Watkins, M., & Shulman, H. (2008). Özgürleşme psikolojilerine doğru. Palgrave Macmillan. Weller, F. (2015). Kederin vahşi kıyısı: Yenilenme ritüelleri ve yasın kutsal çalışması. North Atlantic Books. Winnicott, D. W. (1971). Oyun ve gerçeklik. Tavistock.


Comments